NEŞRİYAT – ARGO GEMİCİLERİN DESTANI

Argo Gemicilerin Destanı, Troya Savaşı’ndan yıllarca önce Argo adlı gemiyle efsanevi Altın Post’un peşinde Kolkhis’e (bugünkü Abhazya) gitmek üzere denize açılan Akhalı kahramanların heyecan verici hikâyesini anlatıyor.

 

Bu yolculuk öyküsü nedense İlyada ve Odysseia destanlarının bir adım gerisinde kalmıştır hep. Oysa İÖ 3. yüzyılda yaşamış olan Apollonios aynı antik destan geleneğinin en önemli temsilcilerinden birisidir. Aslen İskenderiyeli olan Apollonios’un bu destanı o kadar ilgi görür ve sevilir ki Rodoslular ozana fahri hemşerilik verir. O zamandan bu yana da, İskenderiyeli Apollonios, “Rodoslu Apollonios” olarak anılır ve tanınır.

 

Kitabın başkahramanı İason’dur, ama aralarında Herakles, Orpheus, Kastor, Peleus gibi ünlü mitolojik şahsiyetler de vardır. Olympos tanrıları da her zamanki şaşırtıcı davranışlarıyla bu serüvendeki yerlerini alırlar.

 

Argo Gemicilerinin serüvenleri genelde Anadolu kıyılarında geçmesine karşın ülkemizde pek bilinmez. Rodoslu Apollonios’un Argonautika adıyla kaleme aldığı bu serüveni Bilgin Adalı, gençler için ilk kez bütün olarak, yalınlaştırarak ve şiirsel bir yapı içerisinde Türkçeye kazandırdı. 2300 yıl önce yazılan bu görkemli destan, olanca güzelliğiyle Türk okurları bekliyor.

 

120 sayfadan oluşan kitabın fiyatı, 14 YTL.

TÜM BLOGGER, BLOGSPOT KULLANICILARINA DUYRULUR…

Bilenler bilmeyenlere, Duyanlar duymayanlara lütfen duyursun…

Herkesin bildiği üzere bloglarımız birkaç gün önce Diyarbakır mahkemesinin almış olduğu bir karar doğrultusunda kapanmış bulunmakta. Bununla ilgili ne bir duyuru, ne de bir açıklama, basın aracılığı ile yapılmış değildir. Bu nedenle bu kararı şiddetle ve nefretle kınıyorum. Çünkü kurunun yanında yaşı da yakmak adaletse eğer, o zaman bu ülkedeki tüm masumları bir kişinin üzerinden yakalım ve kurtaralım dünyayı.

 

Her neyse, bu konuda bende herkes gibi çok üzgün ve sinirliyim. Kendimi işten gelince avuttuğum, günün tüm yorgunluğunu dostlarımla paylaşımlarda bulunarak, ve bir iki tatlı söz yazarak atmaya çalıştığım bloğuma her ne kadar giremiyor olsam da, sağ olsun bu konuda birkaç arkadaşım sayesinde bloğuma erişmeyi başarmış durumdayım. Bunun için bu iki arkadaşıma da çok teşekkür ediyorum. Onlar kendilerini zaten biliyorlar…İsimlerini vermek isterdim ama belki istemezler düşüncesiyle vermiyorum. Şayet isterlerse yazabilirim de…

 

Sevgili Blogspot kullanıcıları,

 

Gezginler.net sitesinden yer alan bu programı bilgisayarınıza birkaç dakika içerisinde kuraraktan bloglarınıza yeniden erişebilirsiniz. Explorer gibi bir sayfa açılıyor ve buradan

Bloglarımıza giriş yapabiliyoruz. Ben dün akşam öğrendim ki, bu sabah itibariyle uygulayabildim. Diğer arkadaşlarımı da rahatlıkla ziyarete gidebildim. Sizde bu yazıyı okuyunca lütfen deneyin. Ama şu konuda da uyarmak isterim. Bu programın bilgisayarımıza herhangi bir zararı var mı ? yok mu ? bilemem. Yani virüs, trojan gibi şeyler konusunda. Ben de avast home sürümü yüklü olduğu için ona güveniyorum açıkcası.

 

Bu programı da lütfen diğer arkadaşlarınıza da duyurun. Ben elimden geldiğince duyurmaya çalışıyorum. Sizlerde yardımcı olursanız sevinirim…

 

HEPİNİZE SAĞLIKLI VE MUTLU GÜNLER DİLERİM…

 

 

http://www.gezginler.net/modules/mydownloads/singlefile.php?download=ultrasurf&lid=6729

SANA BİZİ ANLATMAK

 

Sana aynalardan yöneliyordum. Hayatının hiçbir döneminde varlığımdan haberdar olmadığını bildiğim halde, kendinden uzak yaşamalarında en çok gördüğüm… Kırık cam parçaları hüznünü anlamlandırmama yetiyordu ama ben vazgeçmedim.

 

Nasıl yapabilirdim ki ? Mevsimler gözlerimizden akıp giderken, otoriter kimliğim altında ezilen çocukluğum yalnız senin yanından kendini yaşıyordu. İlk kez bisiklet kullanmalarımda olduğu kadar özgür hissettiğimi sen anlıyordun. Çünkü yalnızca çocuk olabildiğim kadardım bu batık kentte.

 

En çok buydu belki de. Uçsuz bucaksız mavi köpükte çırpınmalarımız zamana verilen tüm isimleri tüketiyordu kendiliğinden. Kumdan kalelerimiz vardı; hesapsız düşlerimiz. Kağıt gemilerimiz ıslanmıyordu biz gülümsedikçe.

 

Kendi kimliğimizi hiçbir olmaza aldırmadan kabullenebiliyorduk. İrkilmelerimiz yoktu; bizden olmayanlara da aldırmıyorduk. Paylaşımlarımız bir o kadar herkes içindi. Sımsıkı kucaklıyorduk insan bileni. Sokaklarda sır oluyor, “yaşıyor muyum ?” diye soranlar için umut dağıtıyorduk sevgiden. Bilinmezlere yolculuk yapmak olsa da yaşam korkmuyorduk.

 

Nihilist bir felsefeyle tükenenleri ömrün en savunmasız coşkusunu yaşayarak buluyor, korkulardan sır demetleri biriktiriyorduk.

 

Aslında tüm yaşam öyküleri kendimizindi. Bayram ertesi sarsılırdı coşkularımız. Caddelerde, evlerde, vitrinlerde cıvıl cıvıl akıyorduk. Konuşandık parlayıp sönen suskunluklarda. Ve yaşayandık pek parlak olmayan diğer yüzünü. Kimsesiz ağlayandık…

 

 

                                                                                                                         Nur GEZEK

-Senin İçin’den-

 

 

 

 

 

YAŞAMA ANLAM VE BOYUT KATAN İKİ ŞEYİN ÖNEMİ


İki şey “Kalitesiz İnsan” ın özelliğidir :

1- Şikayetçilik

2- Dedikodu

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer :

1- Bakış açısını değiştirmek

2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek


İki şey yanlış yapmanı engeller :
1 – Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek

2-  Hak yememek

 

İki şey kişiyi gözden düşürür :

1- Demagoji (Laf kalabalığı)

2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)


İki şey insanı “Nitelikli İnsan” yapar :
1- İradeye Hakim Olmak

2- Uyumlu Olmak


İki şey “Ekstra Değer” katar :
1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak

2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek


İki şey geri bırakır :
1- Kararsızlık

2- Cesaretsizlik


İki şey kaşif yapar :
1- Nitelikli çevre

2- Biraz delilik

 


İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar :


1- Baskın  yeteneği bulmak
2- Sevdiğin işi yapmak


İki şey başarının sırrıdır :
1- Ustalardan ustalığı öğrenmek

2- Kendini güncellemek


İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır :
1- Niyetin saf olması

2- Ruhsal farkındalık


İki şey milyonlarca insandan ayırır :
1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak

2- Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış

açısıyla yaklaşabilmek


İki şey gelişmeyi engeller :
1- Aşırılık (mübağala, abartı, ifrat, tefrit)

2- Felakete odaklanmış olmak


İki şey çözüm getirir :
1- Tebessüm (gülümseme)

2- Sükut (susmak)

 

 

 

KİMİ ZAMAN


Ben benim içimdeki ben,
Yalan der sen değilsin sen diyen
Hem güler hem ağlarım şu yalan dünyaya,
İsterim ben de bana ait bir dünya…

Saatlere bakıp dururum kimi zaman,
Geçmek bilmiyor diye düşünürüm çoğu zaman
Düşünmem oysa hayat zaten çok kısa,
Ve bir gün terk edeceğim derim bende, yalan dolan ne varsa…

Gitmek isterim bazen uzak diyarlara,
Bir kuş misali ya da kuşun kanadında
Mavi denizlerin arasında kaybolmak ve
Seyretmek isterim dünyayı beyaz pamuklar arasında…

Her sene aratıyorken bir öncekini;
Ve birikiyorsa içimdeki özlemler gün geçerek daha çok.
Adını hasret koyarım o zaman,
Geride kalan tüm yaşanan anları anarak…

Yakınlar uzak, uzaklar yakın olurken kimi zaman.
Beklenenler gelmez olur bir an.
Dolup taşarken inceden inceye yaşlar.
Aramaz olur artık seni seviyorum diyen dostlar…

Mehpare ÖĞÜT
2002

HER HÜZÜNDEN SONRA YAŞAMAK SENİ…


Her hüzünlü sevdamın arkasından gelir gülüşlerin. Kalbimi okşayarak bakarsın gözlerime ve çıkacakmış gibi sanki yerinden, daha hızlı atmaya başlar yeniden…
Yüzüme doğru vuran sıcaklık ve kızaran yanaklarım, avuç içlerim terler; bakamaz olur, tutulurum.
Sana ve bir tek sen diye başlamak isterim her söze…

Sana anlatmak istediklerim vardır her gördüğümde…
Sana seni, beni, yüreğimi açmak isterim; dökülsün isterim sözlerim.
Uzaktan kulaklarıma dolan nağmeler eşliğinde başlar sana gülüşlerim.

Okuduğum her şiirde ve ne zaman dinlesem hüzzam dolu bir şarkıda, sen gelirsin aklıma. Belki diye başlayan bütün cümlelerimi bir gün duyarsın umuduyla, sana adarım hayatımı da.

Ve sen ne zaman ki çıkarsın karşıma, ben başlarım yeniden umutlanmaya…
Belki de gelecek günlerin hayalini kurarak devam ederim yoluma.
Bir tek gülüşünü görmek için yürür dururum ve bir tek seni görmek umuduyla devam ederim yaşamaya…
Her hüzünden sonra yaşamak isterim seni, doya doya…

Mehpare ÖĞÜT
EKİM 2008

DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ…

Frindship Around The World Award
Proximidade Award

Bu akşam işten gelir gelmez ilk işim siz dostlarıma ziyaret yapmak oldu. Çünkü dün yapamamıştım ve bunu bir an önce telafi etmek zorundaydım. Ziyaretlerim bitti ve pc başında vakit geçirirken, bir ara tekrardan bloğuma döndüm. Bakalım gelip giden var mı diye. Bir de ne göreyim. En az sizler kadar değerli dostum, sevgili büyüğüm Laguer, mesaj kutusuna, Fotoğraf sergisinde senin için bir hediye var diye yazmasın mı. Oldum olası hediyeleri sevmişimdir. Maddi değerinden çok manevi değeri büyük olan hediyelere her zaman kapım açıktır diyebilirim (yanlış anlamayın, kimseden bir şey istediğimden filan değil)…Sevgili Laguer, Dünya Çapında Arkadaşlık Ödülü’nü bana da layık görmüş. Benim için inanılmaz güzellikte ve hayatımda aldığım en değerli hediye diyebilirim. Çünkü, onca blog sahibi arkadaşın arasından seçilerek beni de o değerli arkadaşların arasına koymak benim için büyük mutluluk. Ama tabiki de blog camiasındaki bütün arkadaşlarımız değerli.
Sevgili Laguer’e sizlerin huzurunda bir kez daha teşekkür ediyorum ve ben de bu güzel ve maneviyatı büyük hediyeyi vermek için kollarımı sıvıyorum.

http://tropical-malibu.blogspot.com Gurbetten Değerli Bir Dost.
http://fulyailkim.blogcu.com Cıvıl Cıvıl, Yüreği Sıcacık, Kendi Gibi Bir Dost.
http://bulmaca01.blogcu.com Özlemleri Yakın Yapan Bir Dost.
http://ilkayinmekani.blogcu.com Hemşerim, Yakışır Ona.
http://sultansempire.com Değerliler Arasından Bir Dost.
http://asaygur.blogcu.com Sanatçı Olunmaz Doğulur, İşte O Sensin Dostum.
http://7×7x7.blogcu.com Her Daim Yakınlığını Hissettiğim Bir Dost.
http://www.ikikelam.blogspot.com Yeni Tanıdığım Ama Kısa Sürede Aynı Duyguları ve Düşünceleri Paylaştığım Bir Dost.
http://www.oldmuzik.com Müzik Tadında Sıcak Bir Dost
http://gulgununmutfagi.blogcu.com Çok Leziz, Fevkaladenin Fevkinde Tadlar
http://kadinonline.com/blog Yalnız Bırakmayan Bir Dost
http://www.hayataevet.blogspot.com Hayata-Evet Dedirttiren Bir Dost.
http://irfan.azeriblog.com Kardeş Ülkeden, Sevgili Azerbaycan’dan Bir Dost.
http://aslibuse.blogcu.com Birbirimizin Dilinden Anladığımız Bir Dost.
http://farklitatlar.blogcu.com Eskimeyen Eski Bir Dost.
http://supermarket0954.blogcu.com Değer Verdiğim Değerli Bir Dost
http://www.gonlumdentadlar.blogspot.com Sevecen Bir Dost

Benim bu ödül için ilk anda aklıma gelen dostlarım yukarda paylaştıklarım.
Ama bu demek değildir ki, burada ismi geçmeyenler değersiz. Asla ve asla böyle bir şeyi
Söylemem mümkün değildir. Benim dünyamdam, benim kalbimde herkesin yeri ayrı ayrıdır.
O yüzden lütfen burada ismini yazamadığım arkadaşlarım kırılıp gücenmesinler. Bu ödül
Sadece 17 kişi ile sınırlı olduğundan ve kuralı bozamayacağım için ancak yukarda ilk anda
Aklıma gelen arkadaşlarımı yazdım. Yoksa tüm ödüller, tüm sevgiler sizlere layıktır…

Hepinize sevgiler, saygılar…

Mehpare

SEVDAMIN EŞGALİ BELİRSİZ !

Titreyen elimle tutmaya çalıştığım kalemimin ucundan dökülen her bir kelime, yüreğimden kopup da gelen hasretimi anlatmak için adeta birbiriyle yarışıyordu. Önümde duran kağıda yazdığım her satır, sanki yılların verdiği ızdırabı anlatmaya kafi gelmiyor; yazdıkça daha çok yazasım geliyor ve böylelikle içimde biriken derin ızdırabı ve belki de öfkeyi hafifletirim düşüncesiyle, yarım yamalak kurduğum cümleleri ard arda sıralıyordum…

Hayat ne garipti.
Sevmek diye bir şey vardı ve severken ayrılmak diye bir şey olduğunu da senin gidişinle anladım. Film şeridi gibi gözlerimin önünden geçen günlerimiz, sanki o günlerin yaşanmamış olduğunu düşündürürcesine yabancıydı bana. Bırakıp giden sen değilmişsin, arkandan ağlayan ben değilmişim gibi iki yabancı insandı artık onlar, yani biz. Geçmişte kalan, adına mazi dediğimiz…
Artık birer mazi olmuştuk. Kitaplarda geçen, filmlere konu olan eski zaman aşklarının birer kahramanıydık ama kim biliyordu bizi. Kimse… Ne yazık ! Bilselerdi eğer birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi ve bilselerdi ki senin için her şeyden vazgeçebileceğimi belki işte o zaman hafızalarda yaşardık sen ve ben.. Ama kimsenin bizden haberi yoktu. Büyük aşkımızdan, yaşadığımız duygulardan. Gizlenmiyordu oysa. Apaçık herkesin gözü önündeydi tüm yaşadıklarımız. O kadar da önemli değildi aslında. Önemli olan birbirimizi sevmiştik ama sonucu hüsranla biten bir aşk hikayesinin kahramanları olarak en nihayetinde ayrılmıştık.

İlk zamanlar kabullenmem oldukça zor oldu ve hatta yıllarımı aldı. Bazen kendimi öylesine yalnız ve öylesine çaresiz hissediyordum ki, hayat sanki benim için bitmişti. Her şey boştu. Yaşamak, nefes almak, yemek/içmek ve hatta sevmek . Yeniden sevmek, senden başkasını sevmek ne kadar ürkütücü bir düşünceydi bu. Seninkinden hariç elleri tutmak, sana ait olmayan gözlere bakmak… Gerçekten ürkütücüydü ve bir o kadar da kabul edilemez bir düşünceydi.

Aradan geçen yıllar, bana seni unutturmayı başaramadı elbet. Elbet diyorum çünkü, seni cismen unutmama rağmen, yüreğimde sana karşı beslediğim güzel duygular zamanla değerini yitirdi ve bir gün gelip baktığımda artık sana karşı hiçbir şey hissetmiyordum. Oysa ki ben değil miydim senin için her şeyden vazgeçebilirim diyen. İşte bu seven bir insanın ne kadar da büyük konuştuğunun ve hiç kimsenin yerinin doldurulamayacağı düşüncesinin aksi ispatıydı. Şimdi sen, yolda geçen bir yabancıdan farksızsın. Belki de seni hiç tanımamıştım. Ola ki günün birinde aynı yol üzerinde yürürken denk düşerde karşılaşırsak seninle, inan ki sıradan biriymişim gibi davranabilirim sana ve belki de hafızamı çok zorlayaraktan söyleyeceğim tek şey, bir yerlerden tanıyorum ama nerden çıkartamıyorum olacaktır, bunu sakın unutma !

İşte hayat denen ve sevgi denen olay bu kadar basitmiş anladım sonunda. Sevdamın eşgali belirsiz diyorum soranlara. Ne zaman sevmiştim, nasıl biriydin ve neden ayrıldık hatırlamıyorum bile, unuttum zamanla. Bir tek cismin kaldı aklımda. Onun da hükmü kısadır nasıl olsa. Yani anlayacağın sen yoksun artık, ne kalbimde ne de aklımda…

Mehpare ÖĞÜT
EKİM 2008

İSTANBUL’U SEVMEZSE GÖNÜL AŞKI NE ANLAR …

İstanbul… İstanbul’um… Bizans’ım, Konstantinapolis’im, Dersaadet’im, İslambol’um, Asitane’m… Güzel İstanbul’um. Kentini tanıt diyorlar. Seni nasıl anlatayım?

Bir kent, özellikle senin gibi sadece adlarıyla bile binlerce yılın tarihini, kültürünü çağrıştıran, tarihiyle, kültürüyle, doğal güzellikleriyle, konumuyla talihin cömert davrandığı bir kent anlatılamaz. Yaşanır, hissedilir, solunur, koklanır. Dinlenir, özlenir. Şairler kenti İstanbul, belki ancak bağrından çıkan şairlerce, ediplerce dillendirilebilir. Sen, Piyer Loti’de, Haliç’e bakarak içilen bir bardak demli çaysın. Eyüp Sultan’ı yeniden berraklaşmaya başlayan Altın Boynuz’u, karşı kıyıda vızır vızır işleyen arabaları, koşuşturan insanları seyrederken hemen ayaklarının dibinde ölümün daha başka, daha yumuşak bir çehre takındığı kentsin.

“Ahiret o kadar yakın ki seyredilen manzarada o kadar komşu ki dünyayla duvar yok arasında. Geçersin bir adım atsan, birinden diğerine”

Bir adım değilse de bir göz atımı mesafede kademe kademe hayata geçişi sağlayan köprülersin sen. Haliç, Valide Sultan, Unkapanı, Galata, Atatürk, Fatih Sultan Mehmet köprüleri. Hayatın ta kendisi olan köprüler. “Dikilip denizi seyredenlerin”, suya olta atanların, ekmek parası peşinde olanları bir yakadan diğerine taşıyan arabaların 24 saat canlı tutttuğu köprülersin. Trenler, vapurlar, arabalar, tek katlı, çift katlı otobüsler, deniz otobüsleri, hızlı tramvaylar, metrolarsın. Beyoğlu’nda Tünel, Adalar’da faytonsun.

Bu koşuşturmayı, milyonlarca insanını gökyüzünden seyreden kulelersin. Beyazıt Kulesi, Kız Kulesi, Galata Kulesi…

“Birinin resmini yapsam, öbürü kıskanır
Kız Kulesi’nin aklı olsa
Galata Kulesi’ne varır.”

Ve herbiri üzerinde kimbilir hangi uygarlıkları, hangi inaçları, hangi dilekleri simgeleyen binlerce figürü taşıyan taşların kentisin. Dikilitaş, Çemberlitaş, Kıztaşı…

Bir kokusun sen. Lodosla gelen tuz kokusu…Tarabya’da yosun, Karaköy’de balık-ekmek, Çengelköy’de salatalık, Sarıyer’de börek, Mısır Çarşısı’nda baharat, Kapalıçarşı’da “sandık odası”, Taksim’de kebap, Aksaray’da lahmacun, İkitelli’de, Kartal’da fabrika dumanı, her yerde ama her yerde alın teri kokusu. Zamana inat, baharlarda hiç umulmadık bir köşeden fırlayıveren hanımeli, yasemin, ıhlamur kokusu.

“Işıktan sudan örülmüş canım İstanbul”

Su hayattır. Sen suyun ve hayatın ta kendisisin. Bir yanağını Karadeniz’in coşkun suları hırpalarken, öbür yanağını Marmara okşar usul usul. Boğaz olur, Haliç Olur, hayat akıtırlar içine. Çekmecelerde, Terkos’ta birer yuvarlak el aynasıdır. Kıtaları bölen değil, bağlayan Boğaz’ın bir boy aynası. Dünya güzelisin ya, güzelliğini seyredesin diye. Adlarıyla bile bizi büyüleyen, içimizi serinleten Karakulak, Taşdelen, Sırmakeş, Hünkar Suyu, Şifa Suyu, Çırçır, şişemizde Hamidiye, musluğumuzda Terkos’sun. Bir sessin sen. Hâlâ yer yer duyulan “Salepçi!”, “Simitçi!” yasaklansa da “Patates, soğan” sesisin. Elbette su sesi, dalga şıpırtısı, özellikle Yeni Camii’de güvercin kanadı şıkırtısı, Beykoz’da, Belgrat Ormanları’nda rüzgarla konuşan ağaç yapraklarında hışırtısın. Araba sesi, korna sesi, vapur düdüğü, motor sesi, fabrika sesi, insan sesisin. İnönü’den, Fenerbahçe’den, Ali Sami Yen’den yükselen İstiklal Marşı, AKM’de opera, CRR’de konferans, kahvelerde küfür, kiliselerde çan, minarelerde ezan, camilerde dua sesisin.

Camilerin…sen zaten camiler ve minareler şehrisin. “Camileri güneşin adına söylenmiş kasideler” yapanların kentisin. Hangisi daha güzel, daha ulvî bir türlü karar veremediğimiz Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Yeni Cami, Valide Sultan gibi şaheserlerin karşısında alçakgönüllülükle köşelerini süsleyen küçük, zarif camilersin. Dolmabahçe’sin, Mihrimah Sultan’sın. Minarelerle boy ölçüşen gökdelenlerinle, ikiz kulelerinle, alışveriş merkezlerinle, maddeyle mânâyı dengeleyen kentsin. Topkapı’da Şah İsmail’in tahtı, Arkeoloji’de Büyük İskender’in lahti, içinde yaşayanların bahtısın.

Umutsun sen. Sadece “Taşı, toprağı altın” diyerek sana koşanların iş, aş ümidi olmakla yetinmezsin. Senden doğanların, sana gelip senden olanların dilek çeşmesisin. Bazen Telli Baba’da gelin teli, bazen Zuhurat Baba’ya bağlanan bir çaputsun. Bazen Merkez Efendi olursun, bazen Helvacı Baba. Bir gün adak olur Eyüp Sultan’da kesilirsin, öbür gün göbek olur Göbekçi Baba’da atılırsın. Bazen Balat’daki papazın nefesi, bazen Aya Yorgi’ye dikilen mum olursun. İşsizlere iş, evsizlere ev, eşsizlere eş, çocuksuzlara evlât, hastalara şifâsın. Hiçbiri olamasan bile ümitleri canlı tutarak insanları hayata bağlayan kentsin. Yerelden evrensele kapı kapı açılırsın. Edirnekapı, Belgradkapı, Silivrikapı, Cibali kapısı… Dile kolay, yüz on yedi ülkenin insanından fazla nüfusu barındırıyorsun. Surlar, bir resim çerçevesi gibi yüreğini, belleğini içine almış. Kartal’dan Gebze’ye, Esenler’den Güneşli’ye, Gazi Mahallesinden Armutlu’ya uzanmış gövden, kolların bacakların. Hiç durmadan çalışan, üreten bir dişlisin. Ülkenin milli gelirinin, vergi gelirlerinin neredeyse yarısını sağlayan bir makinesin. Bazı özelliklerin hiç değişmiyor.

“Kâlâ’-yı maarif satılır süklarında
Bâzâr-ı hüner maden-i ilm u ulemâdır”

diyen şairden yüzyıllar sonra da yine, “Sokaklarında eğitim kumaşı satılır. İlim ve ulema ocağısın.” Çağdaş üniversitelerinle yalnız ülkenin değil, bölgenin de cazibe merkezisin. Resmi ve özel üniversitelerinde her renkten, her ırktan öğrenci görmek mümkün. Hastanelerine Avrupa’da sağlık turları düzenleniyor.

“Kentini tanıt” diyorlar. Nasıl tanıtayım… “İstanbul’un orta yeri sinema” demişler. Orta yeri sinema olan bir kent nasıl tanıtılır? Her gün kaç bin film, kaç bin hayat, kaç bin hüzün, kaç bin neşe yaşanıyor içinde. İçiçe geçmiş senaryolarla kaç milyon insanın emeği, aşkı, kırıklığı, isyanı, öfkesi, çabasısın. Bir tiyatro gardrobu gibisin. Her an başka bir çehre, başka bir kimlikle çıkıyorsun insanın karşısına. Her köşede başka bir kostümle. Bazen dilencisin, bazen milyoner. Bir köşede işçisin, öbür köşede patron. Bazen kostümlerini üstüste giyinirsin. Kafamız karışır.

“İstanbul’un evsâfını mümkün mü beyân hiç”

Bizim yapabileceğimiz ancak seni sevmek. Hırpalamadan, örselemeden, bir kabadayı gibi hoyratça, kabaca değil; bir ana, bir evlât, bir dost, bir sevgili gibi koruyarak, kollayarak, gözümüzden sakınarak sevmek. Medeniyetlerin kesişme, kıtaların buluşma noktasındaki bir kentte yaşadığımıza şükrederek, “İstanbullu” olma bilinciyle, ona lâyık olma çabasıyla sevmek. Aşkın bencillikten hoşlanmadığını, fedakârlık istediğini bilerek sevmek. Ne demiş şair:

“İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar.”


Zeynep TÜFEKÇİ
( Liselerarası İstanbul Kompozisyon Yarışması birincisi )

SEVGİ TÜRLERİ ÜZERİNE …

Japon düsünür Masumi Toyotome’nin sevgi üzerine söyledikleri.

“Dünyada sevilmek istemeyen kisi yok gibidir” diye basliyor Toyotome.
“Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?” diye soruyor.. Sonra anlatmaya basliyor..

“Sevgi üç türlüdür!..”

Birincinin adi “Eger” türü sevgi!..

Belli beklentileri karsilarsak bize verilecek sevgiye bu adi takmis
yazar..
Örnekler veriyor: Eger iyi olursan baban, annen seni sever. Eger
basarili ve önemli kisi olursan, seni severim. Eger es olarak benim
beklentilerimi karsilarsan seni severim. Toyotome “En çok rastlanan
sevgi türü budur” diyor. Bir sarta bagli sevgi.. Karsilik bekleyen
sevgi.. “Sevenin, istediği birseyin saglanmasi karsiligi olarak vaad
edilen bir sevgi türüdür bu” diyor yazar..
“Nedeni ve sekli bakimindan bencildir. Amaci sevgi karsiligi birsey
kazanmaktir.”
Yazara göre evliliklerin pek çogu “Eger” türü sevgi üzerine kuruldugu
için çabuk yikiliyor.
Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine degil,hayallerindeki
abartilmis romantik görüntüsüne asik oluyor ve beklentilere giriyorlar.
Beklentiler gerçeklesmediginde, düs kirikliklari basliyor. Sevgi giderek
nefrete dönüsüyor.
En saf olmasi gereken anne baba sevgisinde bile “Eger” türüne
rastlaniyor. Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giris
sinavlarini kazanarak babasini mutlu etmek için,çok çalisiyor. Okul
disinda hazirlama kurslarina da gidiyor. Ama basarili olamiyor.
Babasinin yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir
haftaligina Hakone kaplicalarina gidiyor. Eve döndügünde babasi öfkeyle
“Sinavlari kazanamadin. Bir de utanmadan Hakone’ye gittin” diye
bagiriyor. Delikanli “Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi
hissetmediginde Hakone kaplicalarina gittigini anlatmiştin” diyor. Baba
daha çok kizarak, delikanliyi tokatliyor. Çocuk da intihar ediyor.
“Gazeteler intiharin anlik bir sinir krizi sonucu oldugunu söylediler,
yaniliyorlardi” diyor yazar.. “Delikanli babasinin kendisine olan
sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bagli oldugunu anlamisti!..”

Insanlar “Eger” türü sevginin üstünde bir sevgi arayisi içindeler
aslinda.. “Bu sevginin varligini ve nerede aranmasi gerektigini bilmek,
bu genç adamin yaptigi gibi, yasami sürdürmekle,
ondan vazgeçmek arasinda bir tercih yapmakla karsi karsiya
kaldigimizda önemli rol oynayabilir” diyor, Masumi Toyotome.. Ilginç degil mi?..

ikinci türe geçiyoruz. “Çünkü” türü sevgi..

Toyotome bu tür sevgiyi söyle tarif ediyor: “Bu tür sevgide kisi, bir
sey oldugu, birseye sahip oldugu ya da birsey yaptigi için sevilir.
Baska birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir nitelige ya da kosula
baglidir.”Örnek mi?.. “Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin.
(Yakisiklisin!)” “Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin,
o kadar ünlüsün ki..” “Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven
veriyorsun ki..” “Seni seviyorum.Çünkü beni üstü açik arabanla, o kadar
romantik yerlere götürüyorsun ki..”

Yazar, Çünkü türü sevginin, Eger türü sevgiye tercih edilecegini
anlatiyor. Eger türü sevgi, bir beklenti kosuluna bagli oldugundan büyük
ve agir bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip oldugumuz bir nitelik
yüzünden sevilmemiz, hos birseydir, egomuzu oksar. Bu tür, oldugumuz
gibi sevilmektir. Insanlar olduklari gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu
tür sevgi onlara yük getirmedigi için rahatlaticidir. Ama derin
düsünürseniz, bu türün, “Eger” türünden temelde pek farkli olmadigii
görürsünüz. Kaldi ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana.. Insanlar
hep daha çok insan tarafindan sevilmek isterler. Hayranlarina yenilerini
eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri
ortaya çiktigi zaman, sevenlerinin, artik ötekini sevmeye baslayacagindan korkarlar.
Böylece yasama sonsuz sevgi kazanma gayretkesligi ve rekabet girer.
Ailenin en küçük kizi yeni dogan bebege içerler.
Sinifin en güzel kizi, yeni gelen kiza içerler. Üstü açik BMW’si ile hava atan
delikanli, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadin kocasınin genç ve güzel sekreterine içerler.
“O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?” diye soruyor,Toyotome..
“Çünkü türü sevgi de, gerçek ve saglam sevgi olamaz” diyor.
Bu tür sevginin güven duygusu vermeyisinin iki ayri nedeni daha var..
Birincisi.. “Acaba bizi seven kisinin düsündügü kisi miyiz?” korkusu..
Tüm insanların iki yani vardir. Biri disa gösterdikleri..
Öteki yalnizca kendilerinin bildigi..
“Insanlar sandiklari kisi olmadigimizi anlar ve bizi terkederlerse” korkusu buradan dogar.
Ikincisi de.. “Ya günün birinde degisirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa..” endisesidir.
Japonya’da bir temizleyicide çalisan dünya güzeli kizin yüzü patlayan kazanla parçalanmis.
Yüzü fena halde çirkinlesince, nisanlisi nisani bozup onu terketmis. Daha acisi..
Ayni kentte oturan anne ve babasi, hastaneye ziyarete bile gelmemisler, artik çirkin olan kizlarini..
Sahip oldugu sevgi, sahip oldugu güzellik temeli üstüne bina edilmis oldugundan bir günde yok olmuş.
Güzellik kalmayinca sevgi de kalmamis. Kiz birkaç ay sonra kahrindan ölmüs..
Japon yazar “Toplumlardaki sevgilerin çogu ‘Çünkü’ türündendir ve bu tür sevgi,
kaliciligi konusunda insani hep kuskuya düsürür” diyor..

Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?..” Ve iste sevgilerin
en gerçegi!..

“Üçüncü tür sevgi benim ‘Ragmen’ diye adlandirdigim türdür” diyor yazar.

Bir kosula baglı olmadigi için ve karsiliginda birsey beklenmedigi için
“Eger” türü sevgiden farkli bu.. Sevilen kisinin çekici bir niteligine dayanip, böyle bir
seyin varligini esas olarak almadigi için “Çünkü” türü sevgi de degil.
Bu üçüncü tür sevgide, insan “Birsey oldugu için” degil, “Bir sey olmasina ragmen” sevilir.
Güzellige bakar misiniz?..Ragmen sevgi..Esmeralda, Qusimodo’yu dünyanin en çirkin,
en korkunç kamburu olmasina “ragmen” sever.
Asil, yakisikli, zengin delikanli da Esmeralda’ya çingene olmasina “ragmen”
tapar!.. “Kisi dünyanin en çirkin, en zavalli, en sefil insani olabilir. Bunlara
‘ragmen’ sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karsilasmasi sarti ile..”
Burada insanin, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanmasi gerekmiyor.
Kusurlarina, cahilligine, kötü huylarina ya da kötü geçmisine “ragmen” oldugu gibi,
o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok degersiz biri gibi görünebiliyor ama en degerli gibi sevilebiliyor.

Japon yazar “Yüreklerin en çok susadigi sevgi budur” diyor.
“Farkinda olsaniz da, olmasaniz da, bu tür sevgi sizin için yiyecek,
içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, basars ya da ünden daha önemlidir.”
Bunun böyle oldugundan nasil emin?..
Hakli oldugunu kanitlamak için sizi bir teste davet ediyor..
“Su soruma cevap verin” diyor. “Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin
size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek,
elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?.. Kendi
kendinize ‘Yaşamamın ne yararı var’ diye sormaz mıydınız?..”

Devam ediyor Toyotome.. “Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi
çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün.. Dünya birden bire başınızın üstüne
çökmezmiydi?. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?.” “Diyelim sıradan bir yaşamınız var..
Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan
umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?..” diye soruyor ve yanıtlıyor: “Böyleleri
ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline
geliyorlar.”
Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor “Rağmen” sevgiyi.. “
Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni ‘Rağmen’ türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da
birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır.” Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome..
“Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin
sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok” diye açıklıyor.. Anlatıyor..
“Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da aynı şeyi
başkasından beklemektedir.” Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?..
Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar..
Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.. Bu minnacık tadım,
bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım
sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor.
Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz..
Hani nerede?.. Hepsi o.. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda..

“Dünyadaki en büyük kıtlık, ‘rağmen’ türü sevginin yeterince olmayışıdır!..”

Alıntıdır…